HABERLERİMİZ VE DUYURULARIMIZ SÜREKLİ OLARAK GÜNCELLENMEKTEDİR.HABERLERİ SİTEMİZDEN TAKİP EDİN!...



Webmaster


Ziyaretçi Defterini Oku

Ziyaretçi Defterine Yaz

İLÇEMİZİ TANIYALIM


Vergi No

T.C.Kimlik No

Telefon Rehberi

Tebliğler Dergisi

Öztürk Mevzuat

Mevzuat Bankası

İlksan Sorgulama

SSK Hizmet Dökümü

Talim Terbiye Kurulu

Emekli Sicil No Öğrenme

Eğitim Yönetimi ve Teftişi

Hizmetiçi Eğitim

Çalışma Takvimi

Resmi Gazete


 

 

 

 

 

 


Acıpayam Hava Durumu

YARARLI LİNKLER

MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI

İL MİLLİ EĞİTİM MD.

PERSONEL GENEL MD.

İLSİS

ÖSYM

İLÇE KAYMAKAMLIĞI

ACIPAYAM BELEDİYESİ

ACIPAYAM SİTESİ

DENİZLİ BELEDİYESİ

DENİZLİ VALİLİĞİ

EĞİTİM SİTELERİ

SINIF ÖĞRETMENİ

EĞİTİMLE İLGİLİ İÇERİKLER

MEB İNTERNET TV

EĞİTİMİN SESİ

İLKÖĞRETİM SİTESİ

TÜRK TARİH KURUMU

TÜRK DİL KURUMU

GOOGLE





 

 

 

 

 

 

 

Mustafa Kemâl Atatürk
1881 Selânik -1938 Istanbul

Mustafa Kemâl Atatürk 1881 yilinda Selânik'te Kocakasim Mahallesi, Islâhhâne Caddesi'ndeki üç katli pembe evde dogdu.


Babası bir gümrük memuru olan Ali Riza Efendi, annesi Zübeyde Hanım'dır. Baba tarafindan dedesi Hafız Ahmet Efendi XIV-XV. yüzyillarda Konya ve Aydin'dan Makedonya'ya yerlestirilmis Kocacik Yörüklerindendir. Annesi Zübeyde Hanim ise Selânik yakinlarindaki Langaza kasabasina yerlesmis eski bir Türk ailesinin kizidir. Milis subayligi, evkaf kâtipligi ve kereste ticareti yapan Ali Riza Efendi, 1871 yilinda Zübeyde Hanim'la evlendi. Atatürk'ün bes kardesinden dördü küçük yaslarda öldü, sadece Makbule (Atadan) 1956 yilina degin yasadi.

 


Zübeyde Hanim


Ali Riza Efendi

Eğitimi

Küçük Mustafa ögrenim çagina gelince Hafiz Mehmet Efendi'nin mahalle mektebinde ögrenime basladi, sonra babasinin istegiyle Semsi Efendi Mektebi'ne geçti. Ancak Mustafa Kemâl babasini çok küçük yaslarda kaybetti (1888). Bu nedenle okuldan ayrilmak zorunda kaldi. Mustafa ve annesi dayilari ile birlikte yasamak üzere tasraya Rapla Çiftligi'ne gittiler. Onu annesi büyüttü. Mustafa çiftlikte çalismaya baslamis, ancak annesi okula gitmemesi nedeniyle endiselenmeye baslamisti. Sonunda, annesinin Selânik'teki kiz kardesi ile birlikte yasamalarina karar verildi. Böylece Mustafa Selânik'e dönüp okulunu bitirdi. Selânik Mülkiye Rüstiyesi'ne kaydoldu. Kisa bir süre sonra 1893 yilinda Askeri Rüstiye'ye girdi. Bu okuldaki Matematik ögretmeni Mustafa Bey adina "Kemâl" i ilave etti. Askeri Rüstiyeyi 1895 yilinda bitirdikten sonra, Mustafa Kemâl Manastirdaki Askeri Idadiye girdi. 1899 yilinda Manastir Askeri Idâdi'sini bitirip, 3 Mart 1899'da Istanbul'da Harbiye'nin hazirik sinifina kaydoldu. 1902 yilinda tegmen rütbesiyle mezun oldu. Harp Akademisi'ne devam etti. 11 Ocak 1905'te kurmay yüzbasi rütbesiyle Akademi'yi tamamladi.

Askerî görevleri

1905-1907 yillari arasinda Sam'da 5. Ordu emrinde görev yapti. Arkadaslari ile Sam'da "Vatan ve Hürriyet" adinda bir dernek kurdu. 1907'de Kolagasi (Kidemli Yüzbasi) oldu. Manastir'a III. Ordu'ya atandi. 19 Nisan 1909'da Istanbul'a giren Hareket Ordusu'nda Kurmay Baskani olarak görev aldi. 1910 yilinda Fransa'ya gönderildi. Picardie Manevralari'na katildi. 1911 yilinda Istanbul'da Genel Kurmay Baskanligi emrinde çalismaya basladi.

1911 yilinda Italyanlarin Trablusgarp'a hücumu ile baslayan savasta, Mustafa Kemâl kendi istegiyle bir grup arkadasiyla birlikte Trablus'a gitti; Tobruk ve Derne savunmalarinda görev aldi. Mustafa Kemâl henüz Libya'da iken Balkan Savasi basladi. Mustafa Kemâl Gelibolu ve Bolayir'daki birliklerle savasa katildi. Dimetoka ve Edirne'nin geri alinisinda büyük hizmetleri görüldü. Balkan Savasinda (1912-1914) basarili bir kumandan olarak hizmet verdi. Balkan Savasi sonunda, Mustafa Kemâl Sofya'ya askeri atase olarak atanmistir. 22 Aralik 1911'de Italyanlara karsi Tobruk Savasini kazandi. 6 Mart 1912'de Derne Komutanligina getirildi.

1913 yilinda Sofya Atesemiliterligine atandi. Bu görevde iken 1914 yilinda yarbayliga yükseldi. Atesemiliterlik görevi Ocak 1915'te sona erdi. Bu sirada Birinci Dünya Savasi baslamis ve Osmanli Imparatorlugu savasa girmek zorunda kalmisti. Mustafa Kemâl 19. Tümeni kurmak üzere Tekirdag'da görevlendirildi.

18 Mart 1915'te Çanakkale Bogazini geçmeye kalkan Ingiliz ve Fransiz donanmasi agir kayiplar verince Gelibolu Yarimadasi'na asker çikarmaya karar verdiler. 25 Nisan 1915'te Ariburnu'na çikan düsman kuvvetlerini, Mustafa Kemâl'in komuta ettigi 19. Tümen Conkbayiri'nda durdurdu. Mustafa Kemâl, bu basari üzerine albayliga yükseldi. Ingilizler 6-7 Agustos 1915'te Ariburnu'nda tekrar taarruza geçti. 8 Agustos 1915 tarihinde Anafartalar Grup Kumandanligina getirildi. Birinci Dünya Savasi esnasinda, Anafartalar'daki Türk kuvvetlerine kritik bir zamanda kumanda etti. Bu sirada Çanakkale Bogazi'na çikarma yapilmis ve Mustafa Kemâl bu durumu kisisel gayretiyle kurtarmistir. Savas esnasinda, Mustafa Kemâl'in kalbinin üzerine bir sarapnel parçasi isabet etmis, ancak gögüs cebinde bulunan saati onun hayatini kurtarmistir. Mustafa Kemâl Çanakkale'de bir kahramanlik destani yazip Itilâf Devletlerine "Çanakkale geçilmez!" dedirtti.

Anafartalar Grubu Komutani Mustafa Kemâl 9-10 Agustos'ta Anafartalar Zaferini kazandi. Bu zaferi 17 Agustos'ta Kireçtepe, 21 Agustos'ta II. Anafartalar zaferleri takip etti. Çanakkale Savaslarinda yaklasik 253.000 sehit veren Türk ulusu onurunu Itilâf Devletlerine karsi korumasini bilmistir. Mustafa Kemâl'in askerlerine verdigi "Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum!" emri cephenin kaderini degistirmistir.

Mustafa Kemâl Çanakkale Savaslari'dan sonra 1916'da Edirne ve Diyarbakir'da görev aldi. 1 Nisan 1916'da tümgenerallige yükseldi. Rus kuvvetleriyle savasarak Mus ve Bitlis'in geri alinmasini sagladi. Daha sonra Kafkaslarda ve Suriye'de hizmet etti. Sam ve Halep'teki kisa süreli görevlerinden sonra 1917'de Istanbul'a geldi. Veliaht Vahdettin Efendi'yle Almanya'ya giderek cephede incelemelerde bulundu. Bu seyahatten sonra hastalandi. Viyana ve Karisbad'a giderek tedavi oldu. 15 Agustos 1918'de Halep'e 7. Ordu Komutani olarak döndü. Bu cephede Ingiliz kuvvetlerine karsi basarili savunmalar yapti.

Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasindan bir gün sonra, 31 Ekim 1918'de Suriye'de bulunan Yildirim Ordulari Grubu Komutanligina getirildi. Bu ordunun kaldirilmasi üzerine 13 Kasim 1918'de Istanbul'a dönüp Harbiye Nezâreti'nde (Bakanliginda) göreve basladi.

Mondros Mütarekesi'nden sonra Itilâf Devletleri'nin Osmanli ordularini isgâle baslamalari üzerine Mustafa Kemâl 9. Ordu Müfettisi olarak 19 Mayis 1919'da Samsun'a çikti. 22 Haziran 1919'da Amasya'da yayimladigi genelgeyle "Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararinin kurtaracagini" ilân edip Sivas Kongresi'ni toplantiya çagirdi. 23 Temmuz -7 Agustos 1919 tarihleri arasinda Erzurum, 4 - 11 Eylül 1919 tarihleri arasinda da Sivas Kongresi'ni toplayarak vatanin kurtulusu için izlenecek yolun belirlenmesini sagladi. 27 Aralik 1919'da Ankara'da heyecanla karsilandi. 23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açilmasiyla Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasi yolunda önemli bir adim atilmis oldu. Meclis ve Hükümet Baskanligina Mustafa Kemâl seçildi Türkiye Büyük Millet Meclisi, Kurtulus Savasi 'nin basariyla sonuçlanmasi için gerekli yasalari kabûl edip uygulamaya basladi.

Türk Kurtulus Savasi 15 Mayis 1919'da Yunanlilarin Izmir'i isgâli sirasinda düsmana ilk kursunun atilmasiyla basladi. 10 Agustos 1920 tarihinde Sevr antlasmasi'ni imzalayarak aralarinda Osmanli Imparatorlugu'nu paylasan Birinci Dünya Savasi'nin galip devletlerine karsi önce Kuvâ-yi Milliye adi verilen milis kuvvetleriyle savasildi. Daha sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi düzenli orduyu kurdu, Kuvâyi Milliye ile ordu bütünlesmesini saglayarak savasi zaferle sonuçlandirdi.

Mustafa Kemâl yönetimindeki Türk Kurtuluş Savaşının önemli aşamaları sunlardır:

Sarikamis (20 Eylül 1920), Kars (30 Ekim 1920) ve Gümrü'nün (7 Kasim 1920) kurtarilisi. Çukurova, Gaziantep, Kahramanmaras, Sanliurfa savunmalari (1919- 1921) I. Inönü Zaferi (6 -10 Ocak 1921) II. Inönü Zaferi (23 Mart-1 Nisan 1921) Sakarya Zaferi (23 Agustos-13 Eylül 1921) Büyük Taarruz, Baskomutan Meydan Muhaberesi ve Büyük Zafer (26 Agustos 9 Eylül 1922)

Gazi ünvanının verilmesi

Sakarya Zaferinden sonra 19 Eylül 1921'de Türkiye Büyük Millet Meclisi Mustafa Kemâl'e Maresal rütbesi ve Gazi unvanini verdi. Kurtulus Savasi, 24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlasmasi'yla sonuçlandi. Böylece Sevr Antlasmasi'yla paramparça edilen, Türklere 5-6 il büyüklügünde vatan birakilan Türkiye topraklari üzerinde ulusal birlige dayali yeni Türk devletinin kurulmasi için hiçbir engel kalmadi.

23 Nisan 1920'de Ankara'da TBMM'nin açilmasiyla Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulusu müjdelenmistir. Meclisin Türk Kurtulus Savasi'ni basariyla yönetmesi, yeni Türk devletinin kurulusunu hizlandirdi. 1 Kasim 1922'de hilâfet ve saltanat birbirinden ayrildi, saltanat kaldirildi. Böylece Osmanli Imparatorlugu'yla yönetim baglari koparildi. 13 Ekim 1923'te Cumhuriyet idaresi kabul edildi, Atatürk oybirligiyle ilk cumhurbaskani seçildi. 30 Ekim 1923 günü Ismet Inönü tarafindan Cumhuriyet'in ilk ükümeti kuruldu.

Atatürk Türkiye'yi "Çagdas uygarlik düzeyine çikarmak" amaciyla bir dizi devrim yapti.

Atatürk soyadının verilmesi

Soyadi Kanunu geregince, 24 Kasim 1934'de TBMM'nce Mustafa Kemâl'e "Atatürk" soyadi verildi.

Atatürk, 24 Nisan 1920 ve 13 Agustos 1923 tarihlerinde TBMM Baskanligina seçildi. Bu baskanlik görevi, Devlet Baskanligi ve Basbakanlik yetkileriyle donatilmisti. 29 Ekim 1923'te Cumhuriyet ilân edildi ve Atatürk ilk cumhurbaskani seçildi. Anayasa geregince dört yilda bir cumhurbaskanligi seçimleri yenilendi. 1927, 1931, 1935 yillarinda TBMM Atatürk'ü yeniden cumhurbaskanligina seçti.

Atatürk sik sik yurt gezilerine çikarak devlet çalismalarini yerinde denetledi. Ilgililere aksayan yönlerle ilgili emirler verdi. Cumhurbaskani sifatiyla Türkiye'yi ziyaret eden yabanci ülke devlet baskanlarini, basbakanlarini, bakanlarini komutanlarini agirladi.

Nutuk

15-20 Ekim 1927 tarihinde Kurtulus Savasi'ni ve Cumhuriyet'in kurulusunu anlatan büyük nutkunu, 29 Ekim 1933 tarihinde de 10. Yil Nutku 'nu okudu.

İLKELERİ

CUMHURİYETÇİLİK

Atatürkçülüğün temel ilkelerinin başında Cumhuriyetçilik konulmuştur. Bunun sebebini bilmek için önce cumhuriyetin ne olduğunu anlamak gerekmektedir.
Cumhuriyet bir devlet biçimidir. Cumhuriyette esas olan ilk öğe, devlet başkanının belli bir süre için seçilerek iş başına gelmesidir. Bu bakımdan cumhuriyet, başta bir hükümdarın bulunduğu devlet biçimlerinden (monarşilerden) ayrılır. Monarşilerde devletin başı, belli bir aile içinden çıkar, normal koşullar altında, ölünceye kadar iş başında kalır. Yerine gene aynı aileden bir başkası gelir. Her monarşide, aile içinden kimin hükümdar olacağı belli bazı kurallara göre saptanır. Cumhuriyette devlet başkanı belli bir süre içinde seçimle iş başına gelince, ileri gelen diğer kişilerin de seçimle belirlenmesi gerekir. Bunlar genellikle o toplumda yasa koyacak kimselerdir.
Gerek devlet başkanının, gerek yasa koyma yetkisine sahip olanların seçimle iş başına gelmesi şartının kabulü ile cumhuriyet tam anlamıyla belirmiş sayılmaz. Şimdi sorun seçim üzerinde düğümlenecektir. Seçime kimler katılacaktır? Belli bir grup vatandaşa seçme ve seçilme hakkı verilirse belki dış görünüşü bakımından bir cumhuriyetle karşılaşılır. Böyle cumhuriyetler ilkçağ Yunan kent devletlerinde, bazı ortaçağ İtalyan ve Alman bölgelerinde (Venedik, Ceneviz cumhuriyetleri, Hansa kentleri gibi) görülmüştür. Bu tür eski cumhuriyetlerde seçime katılma hakkı sadece belli bir grup vatandaşa verilmişti. Onlar, yaptıkları seçimle iş başına gelen kadroya dayanarak tüm toplumu yönetiyorlardı. Bugünkü anlayışımıza göre bu tür cumhuriyetler amaca uygun birer rejim değillerdir. Onlara aristokratik veya oligarşik cumhuriyetler denilir.

Demek ki, cumhuriyet biçiminin amaca uygun olarak gerçekleşmesi için, belli bir olgunluk yaşına gelmiş her vatandaşın seçime katılması gerektir. Bu anlamıyla cumhuriyetler Amerika Birleşik Devletleri'nin kurulması ile doğmaya ve ancak büyük Fransız inkılâbından sonra yayılmaya başlamıştır. Gerçi ünlü düşünürler cumhuriyeti çok önceden kafalarında kurmuş ve tanımlamışlardır. Ancak uygulama XIX. yüzyılın sonuna doğru ortaya çıkmıştır. Seçme ve seçilme hakkının tüm vatandaşlara tanınması ve uygulamaya geçilmesiyle gerçek cumhuriyet kurulmuş ve işlemeye başlamıştır. Ancak bu devlet biçimini daha iyi ve köklü olarak yaşatmak, seçimin demokrasi şartlan içinde yapılması ile mümkündür. Yukarıda demokrasinin tanımı görülmüştü, işte gerçek cumhuriyet demokratik hayatla gerçekleşir.

Osmanlı Devleti, bir cumhuriyet değildi. Padişahlar Osmanlı Ailesi içinden çıkarlardı. Devleti ve milleti yönetme yetkisi kesinlikle padişahındı. Gerçi meşrutiyet döneminde halkın oyu ile seçilmiş meclisler vardı. Ancak bu meclisler padişahın üstünde değildi, tersine, padişah bunların, yani millet isteğinin üzerinde idi. Son karar, son söz kesinlikle padişahındı.
Bu yönetim biçiminin sakıncalarını yaşanılan türlü olaylar göstermiştir. Atatürk, cumhuriyet ilânı ile devlet içinde karar verecek en yetkili ve son makam olarak milletin tanındığını belirtmiştir.

Atatürk, bir cumhuriyet âşığı idi. Daha kimse bu kelimeyi ağzına alamazken, genç Mustafa Kemal, padişahlık rejimine karşı çekinmeden saltanatın kaldırılıp cumhuriyetin kurulması gereğini söyleyebiliyordu. Hele millî mücadeleye başlarken bunu açıkça belirtmişti. Erzurum Kongresi'nin açılacağı günlerde yakın arkadaşlarına cumhuriyetin kurulacağını anlatıyordu. Nihayet bilinen aşamalardan sonra cumhuriyet rejimine kavuştuk. Kişisel saltanata son verildi.

Atatürk, cumhuriyeti demokrasi içinde İşleyen en ideal bir rejim olarak görmektedir. O şöyle söylüyor: "Demokrasinin bütün anlamıyla ideali, milletin tamamının aynı zamanda yöneten durumda bulunabilmesi, hiç olmazsa devletin son iradesini yalnız milletin ifade etmesini ve belirtmesini ister. Ne yazık ki, milletlerin nüfus çokluğu, düşünce eğitimi düzeyleri, idealin uygulanmasında, idealden büsbütün yoksunluğa yol açacak ihtiyatsızlıklardan kaçınmayı gerektirmektedir. Şu duruma göre demokrasi ilkesinin en modern ve mantıksal uygulamasını sağlayan hükümet biçimi, cumhuriyettir. Cumhuriyette son söz, milletçe seçilmiş meclisindir. Millet adına kanunları o yapar. Hükümete güven oyu verir, ya da vermez, onu düşürür. Millet vekillerinden hoşnut kalmazsa başkalarını seçer. Cumhuriyette meclis, cumhurbaşkanı ve hükümet bilirler ki, kendilerini iktidar ve yetki yerine belli bir zaman için getiren, irade ve egemenliğin sahibi olan millettir. Gücünün ve yetkisinin Tanrıdan geldiğini ve yalnız ona karşı ahirette hesap verebileceğini varsayan ve devleti, ülkeyi kendine mirasla kalmış bir malikane kabul eden bir hükümdar, kendini her türlü sınırlamadan uzak görür. Böyle bir yönetimde milletin benliği, özgürlüğü söz konusu dahi olamaz. Şu duruma göre, yetkileri sınırlı dahi olsa, hükümdarlık biçimi demokrasiye, millî egemenlik ilkesine uygun değildir".

Pek iyi anlaşılıyor ki, Atatürk, halkın kendini doğrudan doğruya yönetmesi demek olan demokrasiyi en ideal devlet biçimi kabul etmektedir. Ancak bütün bilginlerin de söyledikleri gibi, halk kendini doğrudan doğruya yönetemez, çünkü bugün milyonlarca kişinin bir araya gelerek her zaman devlet işlerini yürütmeleri mümkün değildir. Öyle ise demokrasiyi gerçekleştirmek ancak cumhuriyetle mümkündür. Cumhuriyette millet, yöneticileri belirli bir zaman için seçer, belli bir süre geçince, hoşnut kalmamışsa, onları görevden uzaklaştırır, işte cumhuriyet demokrasisi budur. Bu rejimin kişisel saltanattan çok daha iyi olduğu kuşkusuzdur.
Atatürk, belli kişilerin seçimle iş başına gelip, bir daha iktidardan ayrılmaması demek olan Faşizm ile, milletin tümüne değil de, sadece
birkaç tabakaya dayanarak millet egemenliğini reddeden Bolşevizm'e karşı
çok açık bir cephe almıştır. Her iki rejimin geliştiği bir dönemde millet egemenliğine dayalı cumhuriyete sıkı sıkıya bağlı kalması, yalnız bizim için değil, tüm insanlık için bir kıvanç kaynağıdır. .

Atatürk'e göre, "Türk Milletinin tabiatına ve geleneklerine en uygun olan yönetim, cumhuriyet yönetimidir". Atatürk, demokrasinin Osmanlı Saltanatı içinde yeşeremediğini açıkça görmüştür. Demokrasi ancak cumhuriyetle kökleşip gelişebilirdi. Bunun içindir ki, Türk inkılâbının baş ilkeleri arasında cumhuriyetçilik sayılmıştır. Milletin kendi yönetimi olan cumhuriyete içten bağlılık, yücelme yolunu aşmanın baş şartıdır.

HALKÇILIK

Bir milleti oluşturan, çeşitli mesleklerin ve toplumsal grupların içinde bulunan insanlara halk denir. Bu akımdan halkçılık ilkesi hem
cumhuriyetçilik hem de milliyetçilik ilkelerinin zorunlu bir sonucudur.

Atatürk'e göre millet ile halk aslında tek anlama gelmektedir. Halkçılık ise millet içindeki çeşitli insan gruplarının çıkarına ve yararına bir siyaset izlenmesi, halkın kendi kendini yönetmeye alıştırılmasıdır.

Halkçılık, cumhuriyetçiliğin doğal bir sonucudur denildi ki, bu çok doğrudur. Cumhuriyet, halkın kendi yöneticilerini kendi içinden seçmesi anlamına gelmektedir. Böylece cumhuriyet rejimi, bir halk rejimi olmaktadır.
Aynı biçimde, halkçılık, milliyetçiliğin de bir sonucudur. Millet halktan oluştuğuna göre, milliyetçilik, Türk halkının mutluluğu için çalışmak, ortak geçmişe ve geleceğe halkla birlikte bağlanmak demektir.

Atatürk, daha TBMM açılır açılmaz, yeni kurulan devletin bir halk devleti olduğunu belirten pek çok konuşmalar yapmıştır. Artık halk, bir kişi tarafından yönetilmemekte, kendi kendini yönetmektedir.

Halkçılık ilkesinin uygulanması ayrıca, toplumda hiç kimsenin diğerinden üstün olmamasının, kanun önünde kesin eşitliğin kabulü anlamına da gelmektedir. Gerçek halkçılıkta hiçbir toplumsal gruba, zümreye ayrıcalık tanınmaz. Halk her bakımdan birbirine eşit kimselerden oluşur.
Bugün bazı rejimler halkı yalnız belli bir grup insandan ibaret saymaktadırlar. Bu rejimlerin adı olan halk cumhuriyeti yanıltıcıdır. Çünkü sadece belli bir grup halkın devleti anlamına gelmektedir. Gerçek budur. Ama Atatürkçü halk devletinin uzaktan yakından böyle bir anlam taşımadığı ve belirtmediği hemen söylenmelidir.

Atatürkçü halk devleti, Türk halkının tümünü, yani Türk milletini kapsamına alır. Böyle bir halkçılık anlayışı, gerçek demokrasinin kurulması için gerekli olan ortamı en iyi biçimde hazırlar.

İNKILÂPÇILIK

İnkılâp, bir toplumun önemli kurumlarını kısa bir süre içinde değiştirip kendini yenileştirmesi atılımıdır. Tarihte önemli, büyük inkılâplar görülmüştür. Atatürk yönetimindeki Türk Milleti de tarihteki en önemli İnkılâplardan birini gerçekleştirmiştir.

Bir toplumda durup dururken inkılâp yapılmaz, inkılâpların tarihten gelen büyük sebepleri vardır. Türkler bir zamanlar çağın Önemli devletlerinden birini kurmuşlardı. Bu devlet yüzlerce yıl dünyanın sayılı güçlerinden biri olarak kaldı. Ama Batı'da gelişen akıl ve bilim çağına ayak uyduramadığı için geride kalmaya, güçsüzleşmeye başladı. Çok uluslu bir yapıda olduğundan milli bir birlik kuramadı. Devleti kurtarmak isteyenler, hep eski düzen ve belli kalıplar içinde değişiklikler yaptılar. Oysa yapıyı değiştirmek gerekti ve bu kaçınılmazdı.

Birinci Dünya Savaşı sonu yenilgi ve parçalanma, Atatürk'e, Türk milletini bir araya getirip mücadele etme ve yapıyı yenileme düşüncesini ve bunu gerçekleştirme azmini vermiştir. Eski yapıyı yeniden kurmak mümkün olmadığı için ardarda büyük inkılâplar yapılmıştır.

Atatürk'e göre "inkılâp milletin esenliği için halk adına yapıldı". "Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılâpların amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen modern ve bütün anlamı ve biçimiyle uygar bir toplumsal heyet durumuna getirmektir". Öyleyse inkılâp, modernleşme ve çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak için yapılacaktır. Gerçekten, gördüğünüz büyük yenilik hareketleri, hep inkılâpçı bir tutum ve davranışla yapılmıştır.

Türk Milleti iyiye, doğruya, güzele daha fazla yaklaşmak, bunlara erişmek için inkılâpçılığa bağlı ve tam bir inkılâpçı olarak kalmalıdır. Öyleyse inkılâpçılık nedir? Atatürk'e göre, "gerçek inkılâpçılık onlardır ki, ilerleme ve yenileşme inkılâbına sevk etmek istedikleri insanların, ruh ve vicdanlarındaki gerçek eğilime nüfuz etmesini bilirler".

Demek ki, inkılâpçı, ruhlara ve vicdanlara seslenecek, insanları bu yolda yönlendirecektir. Atatürk inkılâbını sürdürebilmek, inkılâpçı ruh ve yapıyı, coşkuyu her zaman duymakla, hedefleri belirleyip bu hedeflere ulaşma yolunda çalışmakla olur.

Türk İnkılâbının üstün ve yüce amacını her zaman kavramaya çalışmalıdır. Durmadan ve her zaman yenilik yolunda ileriye doğru gidilecektir, işte Atatürk'ün temel ilkelerinden biri de budur. Türk inkılâbının korunması, geliştirilmesi ve ilerletilmesi şarttır. Atatürk bundan emindi ve şöyle diyordu: "İnkılâbın hedefini kavramış olanlar, daima onu muhafazaya muktedir olacaklardır".

Evet, bu özlü sözlerin ışığında, bilinçli inkılâpçılık Türk Milletinin geleceği olmalıdır.

LAİKLİK

Türk ve yabancı bütün bilim adamları Atatürk inkılâbının en önemli öğesi olarak laikliği kabul ederler. Gerçi Türk inkılâbı, içinde taşıdığı ilkelerle bir bütündür. Ama bu bütünün dayandığı iki ana temel, milliyetçilik ve laiklik, öteki ilkeleri sağlamlaştırır.

Laikliğin kısa tanımı, daha önce belirlenmişti. Yeniden özetleyecek olursak, laiklik; devlet düzeninin ve hukuk kurallarının dine değil, akla

ve bilime dayandırılmasıdır.

Çok uzun bir zaman hemen hemen bütün insan toplulukları, dinlerin koyduğu esaslara göre yönetilmişlerdir. Çünkü insanların akıl ve bilim alanlarında olgunlaşması kolay olmamış, uzun bir zaman almıştır. Bu dönemde insanlar, kendi akıl ve iradeleri dışında kalan birtakım güçler tarafından yönetildiklerini kabul ederek rahatlamışlardır. Bu sebeple, devletlerle özdeşleyen dinler ve din adamları, giderek büyük ölçüde güçlenmiş, gelişen insan zekisinin önüne engeller koyarak varlıklarını sürdürmeye çalışmışlardır.

Dinler, inanç kavramına dayanırlar, ister ilkel olsun, ister gelişmiş, her dinin temeli belli varlıklara ve olgulara tartışmadan inanmaktır, insanlar özellikle ölüm gibi en ürkütücü olay karşısında inanç dünyalarını zenginleştirmiş, dinsiz yasayamaz duruma gelmişlerdir. İnsanoğlunun evren ve ölüm karşısındaki çaresizliği, zengin inanç sistemleri doğurmuştur. Bu çaresizliğe karşı tek sığınılacak yerin din oluşu, dinlerin insanları yönetmesi sonucunu vermiştir, ilk zamanlar için bu bir zorunluluktu. İnsanlar arasında düzen ve barışı sağlamak için dinin buyruklarına ihtiyaç vardı. Ölümsüzlüğe erişmek isteyen insanları, hayatta iyi davranışlara yönlendirmek için dinler hukuk kuralları da koydular ve bu kuralların uygulanmasına titizlik gösterdiler.

Özellikle ileri dinlerin koyduğu baş hukuk kuralları, aynı zamanda evrensel ahlâkı da yansıtır. Hiçbir din, insanlara erdemsiz yaşamayı, hırsızlığı, yalancılığı, zinayı, adam öldürmeyi buyurmaz. Tersine, bütün dinler ahlâklı ve erdemli yaşamayı buyururlar. Dinler arasındaki farklılıklar, Tanrı ve ibadet anlayışından kaynaklanmaktadır. Böylece her din, tek ve üstün gerçeği temsil ettiğini ileri sürdüğünden dinler arasında bir birlik görülmemektedir.

Çok ileri ve üstün bir din olan İslâmlık, kısa sürede inanç sistemini birçok millete benimsetmiştîr. Hazreti Muhammed'in ölümünden sonra Müslümanlık hızla gelişti. Büyük İslâm bilginleri, ilkçağın akılcı filozoflarını yeniden gün ışığına çıkardılar, öyle ki, Batılı bilginler bu filozofları Müslümanlardan öğrendiler. Müslümanlık bu akıl çağında büyük aşamalar yaptı. Tanrının insanlara doğru yolu görmesi için akıl verdiğini söyleyen bilginler, İslâm dininin ilerlemesinde büyük rol oynamışlardır. Onları destekleyen halifeler de çıkmıştır. Böylece Müslümanlık aşağı yukarı üç yüz yıl Tanrının gösterdiği yolda gelişmiştir. Akla dayanan bu gelişme sırasında İslâm Hukuku da günlük hayata uydurulmuştur. Ne yazık ki, bir süre sonra bu gelişme durdu, İslâm dünyasında aklın yerini, tutucu ve durgun bir inanç kapladı. Bu görüşün sahipleri, akıl yolu ile değil, sadece inançla yaşamak gerektiğini savunuyorlardı. Bu görüş kısa sürede yaygınlaştı, İslâm dini ve hukuku donup kaldı. Buna karşılık akıl yolunu Müslümanlardan öğrenen Batılılar, bu esasları geliştirmekteydiler.

İşte Türkler Müslüman oldukları vakit, İslâm dünyasında durgunluk başlamıştı. Türkler, üstün yetenekleriyle kısa sürede İslâm dünyasına egemen oldular. Çok içten inandıkları Müslümanlığı Hıristiyanlara karşı korudular, İslâmlığı Anadolu'ya ve Balkanlar'a yaydılar, ama onlar güçlerinin doruğunda iken Batı'da da akıl çağı başlamıştı. Büyük akılcılar, bir zamanlar Müslüman bilginlerin dedikleri gibi Tanrının insanlara verdiği en büyük hazine olarak akılı gördüler. Böylece Batı'da bilim ve hukuk akla dayandırılmaya başladı. Burada hemen şunu belirtmekte yarar vardır: Bu büyük akılcı akıma karşı, orada da kilise direnmiştir. Ancak bu direnme yeni mezheplerin (Protestanlık) doğmasına yol açmıştır. Bu yüzden Hıristiyan dininin bir bütün olarak akılcılığa karşı durması imkânı kalmadı. Kilise giderek yenilikleri kabul etmeye başladı. Nihayet XVIII. yüzyıl sonunda çıkan Fransız İhtilâli ile laiklik, devlet ve hukuk düzenine egemen oldu. Yani devlet, dinin etkisinden arıtıldı. Ama ayna zamanda din özgürlüğü de kabul edilerek, devletin vatandaşın vicdanına karışmayacağı, herkesin inancında serbest olduğu esası konuldu.

Osmanlı Devleti'nin bu gelişmenin dışında kaldığını biliyoruz. Atatürk belki de İslâmlığın parlak çağına dönüş yaparak, zamana ve akla uymayan, eskiyen hukuk kurallarını bir yana bırakarak devleti laikleştirmiştir. Ama İslâmlığın inanç ve ibadete dayanan kurallarına hiç dokunmamıştır.

Atatürk kesinlikle dinsiz değildi. Şu sözleri söyleyen Atatürk'ün dinsiz olduğu, laiklikle dinsizliği getirdiği söylenebilir mi? :"Tanrı birdir, büyüktür. Bizim dinimiz en makul (akla uygun) ve tabii (doğal) bir dindir. Ve ancak bundan dolayı da son din olmuştur. Bir dinin tabii olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uyması gerektir. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur... Ey millet, Allah birdir, sanı büyüktür. Peygamberimiz, Efendimiz Cenabı Hak tarafından insanlara dinin gerçeklerini bildirmeye memur ve elçi olmuştur... İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz akla, mantığa, gerçeğe tamamen uyuyor. Bu sebeple en mükemmel dindir... Varlık dünyasının bütün kanunlarını yapan Cenab-ı Haktır... Dinime, gerçeğin kendisine nasıl inanıyorsam buna da öyle inanıyorum". Atatürk bunlar gibi daha birçok söz söylemiştir.

Atatürk'ün akla uygun bir uygulama istediğini belirten şu sözleri, ne derin anlamlar taşımaktadır: "Büyük dinimiz, çalışmayanın insanlıkla ilgisi olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler modern olmayı kâfir olmak sanıyorlar. Asıl küfür onların bu zannı (düşünce)dır. Bu yanlış yorumu yapanların amacı; İslamların kâfirlere tutsak olmasını istemek değil de nedir?"

"Bizim dinimiz milletimize, düşkün, miskin ve hor görülmeyi tavsiye etmez. Tam tersi, Allah da Peygamber de insanların ve milletlerin yücelik ve şerefini korumalarını buyuruyor... Bizim dinimiz için herkesin elinde bir miyar (ölçüt) vardır. Bu miyar ile hangi şeyin dine uygun olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz. Hangi şey ki, akla, mantığa, toplumun çıkarlarına uygundur, biliniz ki o, bizim dinimize de uygundur, o şey dinîdir. Eğer bizim dinimiz aklın, mantığın uyduğu bir din olmasaydı, en mükemmel ve en son din olmazdı".

Görülüyor ki, Atatürk bilgisiz ve çıkarcı kimselerin milleti din adına sömürmesine karşıdır. O, devlete, hukuka ve bilime can verecek kuralların akla, mantığa uygun olmasını istemektedir. Atatürk, daha 1927 yılında dinin siyaset aracı olarak kullanılmasından doğacak sakıncaları ve çıkar düşkünlerini şöyle anlatmıştır: "Masum halka beş vakit namazdan başka, geceleri de namaz kılmayı vaaz etmek ve öğütlemek, belki de ömründe hiç namaz kılmamış olan bir politikacı tarafından vâki olursa, bu hareketin hedefi anlaşılmaz olur mu?" Atatürk'ün yıllarca önce söylediği bu sözler ne kadar düşündürücüdür.

Laiklik devletin temeli olunca, akla dayanan uygulamalarla millet zaman yitirmeden çalışma ve kalkınma imkânı bulur. Devlet vatandaşın inancına karışamaz; daha Önce de belirtildiği gibi inançlar çeşitlidir. Herkesi bir doğrultuda inanca zorlamak olmaz. Bu herşeyden önce demokrasiye aykırıdır. Demokrasi, bir özgürlük rejimidir. Bu sebeple demokrasilerde devletin tek bir dini vatandaşlara benimsetmeye çalışması düşünülemez. Bu davranış demokrasi kavramına uymaz. Hem Kur'an "dinde zorlama yoktur" diyor. Bundan başka Kur'an ve Hazreti Muhammed devlet yönetiminde akla dayanılmasını isteyen pek çok buyruklar vermiştir.

Demek ki, laiklik vatandaş inancının en sağlam güvencesi oluyor. İnanç özgürlüğü devletçe sağlanıyor. Herkes inancında ve ibadetinde serbesttir. Laikliği, resmi politikası dinsizlik olan rejimlerden kesinlikle ayrı tutmak gerekir. O tür rejimlerde devlet dine karşıdır. Vatandaşın dinsiz olarak yetişmesi için gereken her türlü tedbiri alır. Atatürkçü laiklikte ise, devlet işlerine karıştırılmaması koşulu ile tam bir din ve inanç özgürlüğü vardır.

Türk Devleti aynı zamanda nüfusumuzun yüzde doksan beşinden fazlasının inanç sahibi Müslüman olduğu gerçeğini de görmüştür. Müslümanların inanç ve ibadet hizmetlerini devlet yüklenmiştir. Din eğitim ve öğretimi yapan kurumlar açılmış, buralarda Atatürkçü, aydın, akılcı, laik din adamları yetiştirmeye hız verilmiştir. Hiçbir dönemde Anadolu'da Cumhuriyet dönemindeki kadar cami yapılmamıştır.

Türk milleti ve Devleti varlığını ancak inanç özgürlüğü içinde, çağın gereği olan akıl ve bilim kavramlarının yolunda, insancıl bir laikliği benimseyerek sürdürebilir. Geriye dönüş mümkün değildir. Böyle bir tutum zamana ayak uyduramamak, çağın dışında kalmak olur.

MİLLİYETÇİLİK

Ait olduğu milletin varlığını sürdürmesi ve yüceltmesi için diğer bireylerle birlikte çalışmaya, bu çalışmayı ve bilinci, diğer kuşaklara da yansıtmaya "milliyetçilik" denilir. Şu tanıma göre milliyetçiliğin en önemli öğesi "millet" olmaktır. Öyle ise millet nedir?

Bir insan topluluğuna millet diyebilmek için bazı niteliklerin o toplumda olup olmadığı saptanmalıdır. Bazı anlayış biçimlerine göre, bir topluluğun millet sayılabilmesi için ırk birliği yetişir. Bu eksik bir görüştür. Aynı ırktan olmadıkları halde bugün milletlikleri tartışılmaz topluluklar vardır, İsviçreliler ve Amerikalılar gibi, bazılarına göre ise millet olmanın baş şartı aynı dili konuşabilmektir. Bu da her zaman doğru sayılamayacak bir görüştür. İsviçre'de üç ayrı dil konuşulur ama bütün İsviçreliler bir millettirler. Buna karşılık aynı dili konuşan pek çok Arap milleti vardır. Iraklılar ile Faslılar aynı dili konuştukları halde aralarında büyük farklar bulunur, ikisi de ayrı birer millet sayılabilirler.

Kimileri de millet olmanın baş şartı olarak din birliğini kabul ederler. Kuşkusuzdur ki, artık bu da savunulamaz bir görüştür. Bugün dünyanın en büyük milletlerinden sayılan Japonların içinde çok çeşitli dinler vardır. Gene ayrı birer din gibi kabul edilebilecek Katoliklik ile Protestanlık Almanya'da, Amerika'da yan yana yaşamaktadır. Ama aynı dinden oldukları halde Müslümanlar hiçbir zaman tek millet sayılamamışlardır.

Öyle ise sayılan bütün bu şartlar bir insan topluluğunun millet olmasına yetmemektedir. Aynı toprak parçası üstünde yaşayan insanların millet olması için ilk şart, ortak bir geçmişe, kader birliğine, ortak bir gelecek hedefine sahip olmaktır. Bu, en tutarlı ve geçerli görüştür. Milliyet bağı böylece maddi olmaktan çok manevi bir ilişkidir. Bu görüşü benimseyen Atatürk, milleti şöyle tanımlamaktadır: Bir insan topluluğunun millet sayılabilmesi için "zengin bir hatıra mirasına, birlikte yaşamak hususunda ortak istekte samimi olmaya, sahip olunan mirasın korunmasını birlikte sürdürebilmek konusunda iradelerin ortak bulunmasına, gelecekte gerçekleştirilecek programın aynı olmasına, birlikte sevinmiş, birlikte aynı ümitleri beslemiş olmaya" ihtiyaç vardır, işte bu ana şartları taşıyan bir insan topluluğu millet sayılır. Gene Atatürk'e göre, bu şartların doğal sonucu, ortak milli bir düşünce, ideal ve en önemlisi ortak dilin ortaya çıkmasıdır. Gerçi dil birliği millet olmanın baş şartı değildir ama insanları düşünce, ruh ve kültür açısından birbirine bağlayan ana dilin, pek çok millette tek olduğunu da unutmamak gerekir.

Görülüyor ki, Atatürk, Türk milletini ırk veya din esası üzerine oturtmamıştır. Zaten akılcı bir yaklaşımla buna imkân da yoktur, özellikle Anadolu'daki Türk toplulukları başka ırklarla, yüzlerce yıldan beri kaynaşmış durumdadırlar. Anadolu'nun uygarlıkları birbirine bağlayan bir bağ olması bu sonucu doğurmuştur.

Atatürk'ün millet anlayışı akılcı ve insancıldır. Atatürk'e göre bir milleti başka milletlerden ayıran nitelikler vardır. Her millet kendi yetenekleri, kültürü ve imkânları çerçevesinde kendini diğerlerine kabul ettirmek ve mutlu yaşamak zorundadır, işte bir milletin bireylerinin bu biçimdeki davranışları milliyetçiliktir. Türk milliyetçiliğinin amacı, Türk'ün her alanda yükselmesi, yücelmesidir.

Atatürk'e göre, "asıl olan millettir, ilham ve güç kaynağı milletin kendisidir. Bir millet için mutluluk olan bir şey, diğer bir millet için felâket olabilir. Aynı sebepler ve şartlar birini mutlu ettiği halde, diğerlerini mutsuz kılabilir", öyle ise, her millet akıl ve bilim yolu ile yalnız kendi değerlerini ve çıkarlarını bulmalıdır. "Türk milliyetçisi, gelişme ve ilerleme yolunda ve uluslararası ilişkilerde bütün çağdaş milletlere paralel olarak, onlarla bir uyum içinde yürüyecektir. Ama bunu yaparken Türk milletinin özelliklerini, bağımsız kişiliğini koruyacaktır. Türk Milliyetçisi diğer milletlerin hakkına, bağımsızlığına saygı gösterecektir. Ancak böylelikle diğer milletlerden de saygı görecektir. Kimsenin yurdunda gözümüz yoktur. Çünkü her milletin yurdu kutsaldır. Türk, büyük gücünü ancak haklarına saldırı olduğu zaman kullanacaktır".

Atatürk, bütün milletlere saygı duyar, ama onların hepsinin üstünde Türk'ü görür. Ona göre, "Dünya yüzünde Türk'ten daha büyük, ondan daha eski, ondan daha temiz bir millet yoktur ve bütün insanlar tarihinde görülmemiştir". Atatürk, tarih alanındaki olağanüstü çalışmalarıyla Türk'ün geçmişini aydınlatarak bu görüşe erişmiştir. Böylesine üstün bir milletin yurdu da kutsaldır. Vatan sevgisi, milliyetçiliğin önde gelen öğelerindendir; "Vatanımız, Türk milletinin eski ve yüksek tarihi ve topraklarının derinliklerinde varlıklarını sürdüren eserleri ile bugünkü yurttur. Vatan hiçbir kayıt ve şart altında ayrılık kabul etmez ve bütündür".

Mademki vatan kutsaldır ve bir bütündür, öyle ise "memleketi doğu ve batı diye ikiye ayırmak doğru değildir". Çünkü yurdumuz kutsaldır. "Yurt toprağı, sana her şey feda olsun. Kutlu olan sensin. Hepimiz senin için fedaiyiz. Fakat sen, Türk milletini ebedi hayatta yaşatmak için feyizli kalacaksın".

Atatürk'ün Türk milliyetçiliği üzerinde bu kadar çok durmasının derin sebepleri vardır. Bu sebepler de gene tarihten kaynaklanmaktadır.
Türklerin dünya tarihine ve uygarlıklara yaptığı üstün hizmetler bilinmektedir. Ama ne yazık ki, Türklerin kurduğu en büyük, en görkemli
devletlerden Osmanlı İmparatorluğu'nun yapısı, tam bir milliyetçilik anlayışının doğmasına imkân vermemiştir.

Osmanlı İmparatorluğu'nda her bakımdan birbirinden farklı çok çeşitli uluslar yaşardı. Bunu biliyoruz. XVIII. yüzyıl sonlarına kadar dünyada milliyet ilkesi pek bilinmiyordu. Gerçi devletler kuran milletler, kendi yaşama biçimlerini, kültürlerini, anlayışlarını geliştiriyor, dillerini kullanıyorlardı, bağımsızlıklarını koruyorlardı. Ancak bunları belli bir millete bağlı olma bilinci içinde değil, belki toplumsal bîr zorunluluk olarak yapıyorlardı. Millete benlik veren milliyetçilik değil, din idi. Her millet mensup olduğu dinin buyruklarına ve kalıplarına uyarak yaşıyordu.

XVII. yüzyıldan itibaren Batı'da iyice güçlenen akılcılık, aynı zamanda milliyetçiliği doğurmuştur. Batıda, çeşitli milletlere mensup olan düşünürler, her milletin diğerinden farklı olduğunu görmüşler, insanları dinin değil, milliyetin ilk planda birbirine bağlamasının akla uygun olduğunu anlamışlardır. Böylece milliyetçilik Batı'da gelişerek siyasal hayata girdi. XVIII. yüzyıl sonunda çıkan Fransız İhtilâl ve onu izleyen büyük inkılâpla, milli devlet ve dolayısiyle milliyetçilik hızla bütün dünyaya yayılmaya başladı.

Özellikle çok uluslu devletler için milliyetçilik akımı bir felâketti. Milliyetçilik akımının çok uluslu bir devlet olan Osmanlı İmparatorluğu için önem taşımış, imparatorluk sınırlan içinde yaşayan ve Türk olmayan çeşitli uluslar bağımsızlık isteği ile ayaklandılar. Osmanlı devlet adamları buna karşı bir çare aradılar: Din ayrımını kaldırarak ülkede yaşayan herkesi "Osmanlı" ilân ettiler. Ama bu kesin bir çözüm yolu değildi. Milliyetçilik bir büyük akımdı ve bu hareketi böyle bir davranışla önlemek mümkün değildi. Nitekim ülkede yaşayan uluslar birer ikişer ayaklanarak Osmanlı yönetiminden kopuyor, kendi milli devletlerini kurarak bağımsızlıklarını ilân ediyorlardı.
Bu durum karşısında bazı Türk düşünürleri milliyetçilik akımının önlenemeyeceğini anlamaya başladılar. Şimdi yapılması gerekli olan, elde kalan ve üzerlerinde Türklerin yaşadığı vatan topraklarım, yeni milli devletlerin sataşmalarından kurtarmaktı. Hiç değilse bundan sonra Türk, vatanına sahip çıkmalıydı. Böylece, imparatorluk sınırlan içinde yaşayan çeşitli milletler arasında en son, Türklerin milliyetçilik anlayışı doğmuştur. Bu da XX. yüzyıl başlarına denk düşmektedir.

Türk milliyetçiliği doğarken, yalnız Türklerin değil, bütün Müslümanların tek millet olması gereğini ileri sürenler de çıktı. Ama Müslüman Osmanlı vatandaşı olan Arapların Birinci Dünya Savaşında, Hıristiyan düşmanlarımızla iş birliği yaparak bizi arkadan vurmaları, milletin dine dayandırılamayacağını çok açık ve acı biçimde göstermiştir.

Atatürk, yeni Türk Devleti'ni kurduğu vakit durum bu idi. Bütün millete Türklüğünü anlatmak, göstermek, bu çok önemli konu üzerinde durmak gerekiyordu. Artık çok uluslu Osmanlı Devleti tarihe karışmıştı. Anadolu'da ve Doğu Trakya'da yalnız Türkler yaşıyordu. Atatürk, Lozan Konferansında Türkiye'de yaşayan Rumları Yunanistan'a yollamayı başarmıştı. Engin ve büyük bir tarihe sahip olan Türkler, artık Türkiye'de en yüksek oranda çoğunlukta idiler. Milli devlet kurulabilirdi. Bu bölümün başında belirtildiği gibi, her millet kendi yücelmesini, kendi yetenekleriyle sağlar. Bunun için de katıksız bir milliyetçilik gereklidir.

Atatürk, yaşadığı sürece hep Türk milliyetçiliğini geliştirmeye çalışmıştır. "Ne Mutlu Türküm diyene" sözü, milletimiz yaşadıkça anlamı yücelecek çok üstün bir görüşün simgesidir.


DEVLETÇİLİK

Ekonomik etkinliğin toplum ve devlet hayatındaki önemi daha önce anlatılmıştı. Ekonomik hayatın temelinin üretim olduğu da belirtilmişti.
XX. yüzyılda dünya devletleri daha mutlu yaşamak imkânlarına kavuşmak için üretimi artırma gereğini duydular. Bunun için de başlıca üç yöntemin uygulanmasını öngördüler. Bunları kısaca gözden geçirelim:

Liberal Ekonomi: Bu tür ekonomilerde üretim için gerekli olan sermaye, üretim etkinliği ve üretilen malların dağıtımı tümüyle bireylere bırakılmıştır. Liberal ekonomi görüşüne göre, ekonomik hayatın kendiliğinden işleyen yasaları vardır: Üretim, mallara olan isteğe bağlıdır, istek ise, üretimin az veya çok olmasını sağlar. Devlet bu kuralları yönlendirmeye karışmamalıdır. Devletin görevi yurdu savunmak, eğitim İşlerini düzenlemek, adalet dağıtmak gibi alanlarda kalmalıdır. Devlet ekonomik hayata katılırsa az önce belirtilen denge bozulur. Gerekirse devlet, ancak büyük bunalımları gidermek için ekonomik hayata girmeli, bunalım geçince de gene çekilmelidir. Büyük ekonomik güce sahip olan kapitalist ülkeler, liberal görüşü uygulayarak bugüne kadar gelmişlerdir.

Sosyalist Ekonomi: Bu tür görüşü uygulayan ülkelerde hem sermaye, hem üretim doğrudan doğruya devletçe sağlanır. Kişilerin üretim araçlarına sahip olmaları yasaktır. Devlet tüm sermayenin sahibidir. Bütün ekonomik hayat, devletin öngördüğü biçimde düzenlenir. Malların dağıtımını da devlet yapar. Bazı ülkeler temelde bu görüşü benimsemişlerdir.

Ilımlı Ekonomik Sistemler: Dünyanın hızla değişen şartları hem liberalizmin, hem de Sosyalizmin katıksız bir biçimde işleyemeyeceğini göstermiştir. Bu bakımdan liberal rejimlerin bazılarında, devlet ekonomik hayata artan ölçüde girerken, sosyalist sistemde de yumuşamalar göze çarpmaktadır. Böylece her iki guruptan bazı ülkeler rejimlerinin temelini bozmadan önemli sistem değişikliklerine girmektedirler.

Devletçilik: Atatürk ilkelerinin arasında bulunan devletçilik, bir ekonomi siyasetidir. Yukarıda anlatılan rejimlere benzemez. Milli özelliklerimize uyan, gerekli kalkınmayı sağlayacak bir model olan devletçiliğin hangi şartlar altında nasıl doğduğu belirtilmişti. Bunun için burada devletçiliği kısaca değerlendireceğiz.

Devletçilik, temel anlamıyla devletin ekonomik hayatın içine girmesidir. Ama bu yapılırken sosyalist model benimsenemez. Elinde sermayesi olan vatandaşlar, birkaç alan dışında, diledikleri biçimde üretime katılabilirler. Devlet bunlara engel olmadığı gibi üstelik gereken tedbirleri alarak işlerini kolaylaştırır, kişileri üretim ve ticaret işine özendirir.

Ancak bilindiği gibi, hızla sanayileşme cumhuriyetin ilk hedeflerindendi. Büyük temel sanayi kuruluşları yapmak için özel ellerde sermaye yoktu. Bu yüzden devletçilik doğdu. Devlet pek çok sanayi işletmesini kendisi kurdu, çalıştırdı ve geliştirdi. Bir yandan da uyguladığı para ve kredi politikası ile özel kişileri başıboş bırakmadı. Böylece devlet ile vatandaş, üretim işini birlikte düzenlediler. Bu işbirliği sonucu Türkiye örnek bir ülke durumuna gelmişti. Son araştırmalar, Türkiye'nin 1930 yılına kadar uyguladığı devletçilik siyaseti ile en hızlı kalkınan üç ülke arasına girdiğini göstermektedir. 1029 yılında, 100 olan Türkiye ve dünya sanayi üretim indeksi, 1939'da Türkiye'de 196'ya erişmiştir. Dünya ortalaması İse 119'dur. Bu gelişme tablosunda Türkiye'nin yeri, Rusya ve Japonya'dan sonra gelmektedir. Böylece 1927'de 1000 olan milli gelirimiz, hızlı nüfus artışına rağmen, 1939'da 1625'e yükselmiştir.

Sermayesi olmayan, dışarıdan yardım almayan, kaynakları sınırlı, teknolojisi geri Türkiye'nin 1939 yılına kadar sağladığı bu gelişme Atatürk'ün akılcı ve milliyetçi görüşlerinin bir eseridir. O, özel girişimleri desteklerken, devleti de ekonomik hayata katmış, her iki alan birbirlerini tamamlamışlardır.

İkinci Dünya Savaşı'nın çıkması üzerine bu gelişme durdu. Savaş sonrasında ise devletçilik ilkesi yeniden ve amaca uygun biçimde işletilip ihtiyaçlara göre düzenlenmedi, politika aracı yapıldı. Bu yüzden özel alanla devlet alanı arasındaki denge bozuldu ve ekonomik hayata bir karga
şa geldi.

Atatürk'ün baş ilkelerinden devletçilik, Türkiye'yi ekonomik bakından kalkındıracaktır, yeter ki gerektiği gibi uygulanabilsin.

YASAM ÖYKÜSÜNDEKI OLAYLAR DİZİNİ

1881-1908

19 Mayis 1881
- Ali Riza Efendi ile Zübeyde Hanim'in "MUSTAFA" adini verdikleri çocuklari, Selanik Kasimiye Mahallesi, Islahane Caddesi'ndeki evde, bugün müze olarak kullanilan iki katli pembe evde dünyaya geldi.

1888-1893 - Mustafa çok kisa bir süre Mahalle Okulu'nda okuduktan sonra, modern egitim yapan Semsi Efendi Ilkokulu'nu bitirdi. Babasi ölünce, annesiyle dayisinin çalistigi çiftlige gitti. Orada tarla bekledi, daha sonra annesiyle Selanik'te oturan teyzesinin yanina döndü. Burada kisa bir süre Mülkiye Hazirlik Okulu'na devam etti.

1893 - Küçük Mustafa, Selanik Askeri Okulu'na (rüstiye'ye) girdi. Sinifta ayni adi tasiyan Matematik Ögretmeni Mustafa, sinif birincisi olan küçük Mustafa'nin adini "Mustafa Kemal" olarak degistirdi.

1906 - Mustafa Kemal, Manastir Askeri Okulu'na (idadiye) girdi.

13 Mart 1899 - Mustafa Kemal, Istanbul'da Harp Okulu'na girdi.

10 Subat 1902 - Mustafa Kemal, Harp Okulu'ndan mezun oldu. Kurmay Okulu'nda ögrenci iken tarihsel konulara ilgi duydu. Bu siralarda kimi arkadaslariyla el yazisi bir dergi çikardi.

11 Ocak 1905 - Mustafa Kemal, Harp Akademisi'nden Kurmay Yüzbasi rütbesi ile mezun oldu. Merkezi Sam'da bulunan 5. ordu emrine verildi.

1906 - Mustafa Kemal, arkadaslariyla Sam'da "Vatan ve Hürriyet Cemiyeti'ni" kurdu.

1907 - Mustafa Kemal, gizlice Selânik'e giderek, bu cemiyetin orada bir subesini açti.

1909-1910

13 Nisan 1909 - Mustafa Kemal, Selanik'te bulundugu sirada, Istanbul'da, 31 Mart Olayi oldu. Mahmut Sevket Pasa komutasindaki Hareket Ordusu, Selanik'ten Istanbul'a yürümeye basladi. Mustafa Kemal, bu ordunun kurmaybaskani idi.

22 Eylül 1909 - Mustafa Kemal, Selanik'te toplanan Ittihat ve Terakki Kongresi'ne katildi. Burada yaptigi konusmada: "Devletin iç ve dis tehlikelere karsi koyabilmesi için güçlü bir orduya ve partiye ihtiyaci bulundugunu, fakat bunlarin ayn ayri çalismasi gerektigini" söyledi. Bu görüsünden dolayi ittihatçilarla arasi açildi.

1910-1911

1910 - Mustafa Kemal, Arnavutluk isyaninin bastirilmasinda kurmay baskani olarak görev yapti. Ayni yil içinde, Fransiz ordularinin manevralarini " izlemek üzere bir askerî heyetle Fransa'ya gitti.

13 Eylül 1911 - Mustafa Kemal, Istanbul'daki Genelkurmay Karargâhi'nda görevlendirildi.

5 Ekim 1911 - Mustafa Kemal, Tobruk'ta ve Derne'de italyanlara karsi savunma savaslarina katildi.

27 Kasim 1911 - Mustafa Kemal, Trablusgarp'ta bulundugu sirada

binbasiliga terfi etti.

1912-1913

9 Ocak 1912 - Mustafa Kemal, Trablus-Italyan-Osmanli Savasi'nda Tobruk saldirisini basariyla yürüttü.

8 Ekim 1912 - Mustafa Kemal, Balkan Savasi'nin çikmasi üzerine anavatana dönerek, Bolayir'da kurulan kolordunun harekât subesi müdürlgüne getirildi.

25 Kasim 1912 - Mustafa Kemal, Çanakkale Bogazi Kuvayi Birlikleri Harekât Subesi Müdürlügü'ne atandi.

1913 - Mustafa Kemal, Kolordu Kurmay Baskani olarak Edirne'nin kurtarilmasina katildi.

1914-1915

1 Mart 1914 - Mustafa Kemal, yarbayliga terfi etti.

2 Subat 1915 - Mustafa Kemal Eceabat (Maydos)'ta bulunan 19. Tümen Komutanligi'na atandi,

18 Mart 1915 - Ingiliz ve Fransizlarin büyük bir donanma ile Çanakkale Bogazi'ni zorlamalari üzerine. Mustafa Kemal, burada düsman birliklerini denize dökerek Çanakkale Deniz Zaferi'ni kazandi.

25 Nisan 1915 - Mustafa Kemal komutasindaki Türk birlikleri, Ariburnu'nda çikarma yapan ingiliz ve Anzaklar'in saldirilarini durdurdu.

1 Haziran 1915 - Mustafa Kemal, Albayliga terfi etti.

8/9 Agustos 1915 - Mustafa Kemal, Anafartalar Komutanligi'na atandi. 10 Agustos'ta düsmani yenilgiye ugratü.

17 Agustos 1915 - Mustafa Kemal, Kireçtepe Zaferi'ni

kazandi.

21 Agustos 1915 - Mustafa Kemal, ikinci Anafartalar Zaferi'ni kazandi.

19 Aralik 1915 - Düsmanlar sayisiz ölü birakarak, bir daha dönmemek üzere gittiler.

1916-1917

14 Ocak 1916 - Mustafa Kemal, Edirne'de bulunan 16.Kolordu Komutanligi'na atandi.

1 Nisan 1916 - Mustafa Kemal, Tuggenerallige terfi etti.

6/7 Agustos 1916 - Mustafa Kemal. 7. Ordu Komutani iken, 18 Martta 2. Ordu Komutanhgi'na getirildi.

5 Temmuz 1917 - Mustafa Kemal, 7. Ordu Komutanhgi'na atandi.

20 Eylül 1917 - Mustafa Kemal, 7. Ordu Komutani iken memleketin ve ordunun durumunu açiklayan tarihsel bir rapor hazirladi.

15 Aralik 1917 - Mustafa Kemal, Veliaht Vahdettin'le Almanya'ya gönderildi.

5 Ocak 1918 - Mustafa Kemal, Almanya'dan geri döndü.

16 Agustos 1918 - Mustafa Kemal, yeniden 7. Ordu Komutanhgi'na getirildi. Düsmana karsi Halep'in kuzeyinde bir savunma hatti kurdu.

26 Ekim 1918 - Halep yakinlarinda düsman saldirisini durdurdu.

31 Ekim 1918 - Mustafa Kemal, Limon Fon Sanders'ten Yildirim Ordulari Komutanhgi'ni teslim aldi.

13 Kasim 1918 - Mustafa Kemal, Istanbul'a döndü. 228

21 Kasim 1918 - Mustafa Kemal, Fethi Bey'le (Okyar) Istanbul'da Mimber Gazetesi'ni çikartti.

1919

20 Nisan 1919 - Mustafa Kemal, 9. Ordu Müfettisligi'ne atandi.

30 Nisan 1919 - Mustafa Kemal, 9. Ordu Müfettisi olarak Anadolu'ya tayin edildi.

15 Mayis 1919 - Mustafa Kemal, Vahdettin'le görüstü.

16 Mayis 1919 - Mustafa Kemal, Bandirma Vapuru'yla Istanbul'dan Samsun'a hareket etti.

19 Mayis 1919 - Mustafa Kemal, Sali günü sabah saat sekizde Samsun'a çikti.

28 Mayis 1919 - Mustafa Kemal Pasa, Havza'da yayinla digi genelge ile Kurtulus Savasi'm baslatti.

21/22 Haziran 1919 - Mustafa Kemal Pasa, Amasya'da millî mücadeleyi baslatan, "Amasya Genelgesi"ni yayinladi.

25 Haziran 1919 - Mustafa Kemal Pasa, Amasya'dan Sivas yoluyla Erzurum'a hareket etti.

3 Temmuz 1919 - Mustafa Kemal Pasa, "Dogu Illeri Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" toplantisina katilmak üzere Erzurum'a geldi.

8 Temmuz 1919 - Mustafa Kemal Pasa, çok sevdigi askerlik mesleginden istifa etti. Türk ulusunun bir kisisi olarak vatani ve ulusu kurtarmak için çalis malara basladigini açikladi.

23 Temmuz 1919 - Mustafa Kemal Pasa, Erzurum Kongresi'nde, Temsil Heyeti Baskanligi'na seçildi. Bu toplantida, "Misak-i Millî Kararlari" kabul edildi.

4 Eylül 1919 - Mustafa Kemal Pasa, Sivas Kongresi Baskanligi'na seçildi.

11 Eylül 1919 - Mustafa Kemal, Anadolu ve Rumeli Müdaffa-i Hukuk Cemiyeti Temsil Heyeti Baskanligi'na seçildi.

12 Eylül 1919 - Mustafa Kemal, illere ve komutanliklara, Istanbul Hükümeti ile her türlü haberlesmenin kesildigini bildirdi.

20/22 Ekim 1919 - Mustafa Kemal Pasa'nin Amasya'da Istanbul Hükümeti temsilcileri ile görüstü ve Amasya Protokolü'nü imzaladi.

7 Kasim 1919 - Mustafa Kemal, Erzurum'dan milletvekili seçildi.

27 Aralik 1919 - Mustafa Kemal Pasa, Temsil Heyeti ile Sivas üzerinden Ankara'ya geldi.

28 Aralik 1919 - Mustafa Kemal Pasa'nin Ankara'lilarla yaptigi konusmada: "Vatani düsman istilâsindan mutlaka kurtaracagiz. Fakat vazifemiz bununla bitmeyecektir. Medenî milletler arasinda yerimizi alacagiz." diyordu

1920

10 Ocak 1920 - "Hâkimiyet-i Milliye" Gazetesi Ankara'da kuruldu.

12 Ocak 1920 - Meclis-i Mebusan Istanbul'da toplandi.

28 Ocak 1920 - "Misak-i Millî", Meclis-i Mebusan'in Istanbul'da yaptigi gizli toplantida kabul edildi.

16 Mart 1920 - Mustafa Kemal Pasa, Istanbul'un Itilâf Devletleri tarafindan isgalini. Istanbul Hükümeti'ne ve bütün devletlere gönderdigi bir yazi ile protesto etti.

19 Mayis 1920 - Mustafa Kemal Pasa, Anadolu'ya geçen Osmanli milletvekillerine bir çagrida bulunarak, olaganüstü yetkilere sahip ve ulusun gerçek iradesini temsil edecek bir meclisin Ankara'da toplanmasini istedi.

23 Nisan 1920 - Mustafa Kemal Pasa, Ankara'da Haci Bayram Camii'nde kilinan Cuma namazindan sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni açti.

24 Nisan 1920 - Mustafa Kemal Pasa, Türkiye Büyük Millet Meclisi Baskanligina seçildi.

11 Mayis 1920 - Mustafa Kemal Pasa, istanbul'da toplanan bir Divan-i Harp tarafindan idam cezasina varptinldi. Bu karar, 24 Nisan 1920 günü padisah tarafindan onaylandi.

10 Agustos 1920 - istanbul Hükümeti ile itilâf Devletleri arasinda, Türkiye'yi parçalayan ve bagimsizligimizi sona erdiren SEVR ANTLASMASI imzalandi.

13 Eylül 1920 - Halkçilik programi, Mustafa Kemal Pasa tarafindan TBMM'sinde okundu.

29 Eylül 1920 - TBMM'si kuvvetleri, Sarikamis'i düsman istilâsindan kurtardi.

30 Ekim 1920 - TBMM'si kuvvetleri, Kars'i düsman isgalinden kurtardi.

8/9 Aralik 1920 - Ali Fuat (Cebesoy) Pasa, Moskova Büyükelçiligine; Genelkurmay Baskani Ismet Bey (Inönü) de Bati Cephesi Komutanligi'na atandi.

2/3 Aralik 1920 - Türkiye-Ermenistan arasindaki siniri çizen belge, TBMM'si ile Rusya arasinda yapilan Gümrü Antlasmasiyla tespit edildi.

5 Aralik 1920 - Mustafa Kemal Pasa, istanbul'dan gelen Osmanli delgeleii ile (izzet ve Salih Pasalar) Bilecik Tren fstasyonu'nda görüstü.

25 Aralik 1920 - Mustafa Kemal Pasa; "Hiçbir kimse, hiçbir neden ve sebeple Ankara'daki Hükümet'in bilgisi olmadan kuvvet toplamaya yetkili degildir, "bildirisini yayinladi.

29 Aralik 1920 - Kuva-i Seyyare Komutani Çerkez Ethem ve arkadaslarinin ulusal otoriteye karsi olduklari anlasildi.

10 Ocak 1921 - Yunanlilarla yapilan Birinci inönü Savasi'nda, Mustafa Kemal Pasa, inönü'ye çektigi bir telgrafta: "... Bu basarinin kutsal topraklarimizi düsman istilâsindan tamamiyle kurtaracak olan kesin zafere bir hayirli baslangiç olmasini Allah'dan dilerim., "diyordu.

20 Ocak 1921 - Yeni Türk Devleti'nin ilk Anayasasi kabul edildi.

12 Mart 1921 - Mehmet Akif'in yazdigi Istiklâl Marsi, TBMM'si tarafindan millî mars olarak kabul edildi.

16 Mart 1921 - TBMM'si ile Rusya arasinda "Moskova Antlasmasi" imzalandi.

1Nisan 1921 - Yunanlilara karsi Ikinci Inönü Zaferi kazanildi. Mustafa Kemal Pasa, ismet Inönü'ye çektigi telgrafta: "Siz orada yalniz düsmani degil, ulusun makûs talihini de yendiniz." diyordu.

10 Mayis 1921 - Mustafa Kemal Pasa'nin önerisiyle, TBMM'sinde "Anadolu ve Rumeli Mûdafaa-i Hukuk Grubu" kuruldu; Mustafa Kemal, bu grubun

baskanligina seçildi.

21 Haziran 1921 - Mustafa Kemal Pasa. Fransiz elçisi F. Boullion ile Ankara'da görüstü.

5 Agustos 1921 - TBMM'si tarafindan-genis yetkilere dayali üç aylik süre ile Mustafa Kemal Pasa'ya Baskomutanlik yetkisi verildi. Bunun üzerine

kürsüye gelen Baskomutan Gazi Mustafa Kemal, yaptigi konusmada söyle diyordu: "Efendiler., düsmani kesinlikle yenecegimize dair olan güvenim bir dakika olsun sarsilmamistir. Bu dakikada, bu gönül dolusu güvenimi, yüksek

heyetinize karsi, bütün millete karsi ve bütün âleme karsi ilân ederim".

23 Agustos 1921 - Bu tarihte 22 gün ve 22 gece süren Sakarya Meydan Savasi basladi. Baskomutan, or-duya yayinladigi bir emirde: "Müdafaa hatti yoktur; müdaffa sathi vardir. O satih bütün vatandir. Vatanin her karis topragi vatandasin kaniyla islanmadikça terk olunamaz." diyordu.

19 Eylül 1921 - Mustafa Kemal Pasa'ya TBMM tarafindan "Maresallik ve Gazi" unvani verlidi.

20 Ekim 1921 - Fransa Hükümeti'nin Ankara Hükümeti'ni tanimasi ve Fransa, Türkiye arasinda Ankara Antlasmasi'mn imzalanmasi.

5 Ocak 1922 - Fransizlarin çekilmesiyle Türk Ordusu'nun Adana'ya girisi.

26 Agustos 1922 - Mustafa Kemal Pasa, Büyük Taarruz'u, Kocatepe'den saat 05.30'da topçu atesiyle baslatti.

30 Agustos 1922 - Mustafa Kemal Pasa, Dumlupinar'da Yunan ordusunu kesin yenilgiye ugratti. Baskomutanlik Meydan Savasi'ni kazandi.

30/31 Agustos 1922 - Kütahya kurtuldu. Belediyeye Türk Bayragi çekildi.

1 Eylül 1922 - Mustafa Kemal Pasa'nin Baskomutanlik emri: "Ordular! Ilk hedefiniz Akdenizdir, ileri!"

2 Eylül 1922 - Yunan askeri birlikleri komutani General Trikopis ile Digenis esir alindi. Ertesi günü Mustafa Kemal'in huzuruna getirildiler.

9 Eylül 1922 - Türk ordusu Izmir'e girdi. Türk Bayragi Kadife Kale'ye çekildi.

10 Eylül 1922 - Baskomutan Gazi Mustafa Kemal Izmir'e geldi. Ayni gün Türk Ordusu, Bursa'yi düsmandan geri aldi.

3 Ekim 1922 - Mudanya Konferansi toplandi. Bu tarihte Bati Cephesi Komutani ismet Pasa, Ingiltere delegesi General Harrington, Fransiz delegesi General Charpy ile Italyan delegesi General Monbelli bir araya geldiler.

11 Ekim 1922 - Mudanya Ateskesi imza edildi.

1 Kasim 1922 - Mustafa Kemal'in emriyle, TBMM'si tarafindan saltanat kaldirildi.

17 Kasim 1922 - Vahdettin, Ingiliz savas gemisi Malaya ile Istanbul'dan ayrildi.

20 Kasim 1922 - Lozan'da baris görüsmelerinin baslamasi.

25 Kasim 1922 - Edirne'deki düsman yönetiminin TBMM'si Hükümetine geçmesi.

26 Kasim 1922 - Çanakkale'deki yönetimin TBMM'si Hükümeti'ne geçmesi.

2 Aralik 1922 - Anadolu'daki yenilgileri nedeniyle Yunan hükümet üyeleri ile Yunan ordulari baskomutani Hacianesti Atina'da idam edildi.

1923 - 1924

14 Ocak 1923 - Mustafa Kemal Pasa'nin annesi Zübeyde Hanim, Izmir'de öldü.

20 Ocak 1923 - Mustafa Kemal Pasa, Lâtife Hanim'la evlendi. 5 Agustos 1925 günü bosanarak ayrildilar.

4 Subat 1923 - Lozan Konferansi, önemli görüs ayriliklari nedeniyle kesildi.

17 Subat 1923 - Mustafa Kemal Pasa'mn emriyle Izmir'de ik kez "Türkiye Iktisat Kongresi" toplandi.

23 Nisan 1923 - 4 Subat'ta kesilen Lozan Konferansi'nin yeniden baslamasi.

24 Temmuz 1923 - Lozan Baris Antlasmasi imzalandi.

13 Ekim 1923 - Çikarilan bir yasayla Ankara, Hükümet merkezi yapildi.

29 Ekim 1923 - Anayasa degisikligi yapilarak Cumhuriyet ilân edildi. Gazi Mustafa Kemal, meclisin gizli oylamasinda, oybirligi ile Cumhurbaskanligina seçildi.

3 Mart 1924 - Egitimi birlestiren yasa kabul edildi. Halifelik kaldirildi. Osmanli hanedani Türkiye Cumhuriyeti sinirlari disina çikartildi.

20 Nisan 1924 - Yeni Anayasa (Teskilât-i Esasiye Kanunu) kabul edildi).

1925-1926

13 Subat 1925 - Dogu'd